18 Şubat 2019 Pazartesi

vaki

alışmak çok acayip bir şey. maruz bırakılan herhangi şeyi tam tersi istikamete çevirme kabiliyetine sahip. varlığına alışılan şeyin yavaşça ve sinsice yok olması gibi. ya da. yokluğuna alışılan şeyin yine son derece sinsi şekilde var olmaya yeltenmesi. yokluk nasıl var edilir diye bir şey sorsalar. ki soran da oluyor. mazinin. geleceğin. hayallerin. heveslerin. acıların. ya da daha somut şeylerin değil de fikrin meze edildiği sofralarda. alışın diyorum. yokluğa. böylelikle var olacak. daha görünür. daha hissedilebilir. ve hatta daha sevilebilir şekilde çıkacak karşınıza. inanmıyorsanız. inanmayın. şu ana kadar inandığınız şeyler yeter bence. inanmıyorsanız bana. inandıklarınızı gözden geçirin. daha sıkı sarılın inançlarınıza. bana inanmaktansa. kır papatyalarının cemre ile olan ilişkisini tekrar düşünün. emin olmasam da. daha faydalı olabilir. en azından papatyalara. 

köşe başlarının iki düzlemi birbirine bağlamaktan öte görevlerinin olması gibi. ya da işte. büfelere ev sahipliği yapmasının saçmalığındaki acımtırak tutsaklık gibi. baktığımız yere göre değişebilecek keyfiyetlerin sonsuz sahipleniciliği. üstelik. bir köşe başının mevcudiyeti uzaktan bakarak anlaşılmaz. herhangi köşenin başında bir süre nefes almak gerek. hatta. bir köşe başının çekilebilir onlarca fotoğrafı olabilir. ki fotoğrafı çekilemeyecek onlarca köşe başı da olabilir. mesele işte. bu ikisini aynı anda barındıran. tek bir köşe başı ile karşılaşabilmekte. zaten. marifet karşılaşmakta olsaydı. o kadar da marifet olmazdı. karşılaştıklarımızı fark edebildiğimiz. karşılaşmadıklarımızı da tasnif edebildiğimiz ölçüde varız. ve bu varlık öyle bir tane ki. alışmak suretiyle yok olmaktan çok artarak iki. üç. bilmem kaç varlığa yükselebilir. 

sevmek. kişinin kendisini nesneleştirmesinden başka bir şey değil. iradenin teslimiyeti. mahkumiyet. muhtaçlık. ve sahici bir mutlakiyet. öte yandan. kişi nesneye dönüştükçe. karşısına çıkanları özneleştirme gayretine giriyor. yoksa hayat da denilen cümle eksik kalır. kimin ne yaptığını belirlemek zorlaşır. işte bu da. özne olmakla alakası olmayan tümleçlerin. hak etmediği ögeler seviyesine çıkmasına olanak tanır. sonrası silgi arayışı. üst karalayış. kağıt buruşturuş. bir yığın mesnetsiz ve yarım yamalak cümlenin doğumu. bunca ifadesizliğin arasında. kaybolan özneler var. sıra gelmeyen nesneler. belirtilmekten rahatsız. belirsizlikten bezgin. kılcal sancıların bir sinir ucuna denk gelmesi. üst üste dizili kitapların. tozlanmaya başlaması. 

13 Şubat 2019 Çarşamba

saklı

bir süre uzaklarda yaşadım. kendime yakın olsam da. yaşamak istediğim yerlere hep uzaktaydım. istediklerim ile kendim arasına mesafe koymaya. sanırım daha on sekizimde başladım. sonunda. ben de başardım. yaşamak istediğim yerin tam ortasındayım. ulaşılan her istek gibi. her geçen gün daha da gereksiz gözükmeye başladı. yaşamak değil. yaşam alanları da değil. istemek. kesinlikle. isteklerin önemi uzaklığında saklı. yaklaştıkça. zihin aydınlanıyor sanki. daha net görebiliyorsun. aslında ile başlayan cümleler sarıyor etrafı. aslında. aslında demek bu kadar kolay olmamalı. ama insan işte. hikmeti kendinden bilip de. aslında demeden duramıyor yerinde. kendi aklına yapılan en büyük ihanet belki de. ortada bir hakikat varsa. ona tatmadan da ulaşabilmeli. yoksa. aklın aslı nerede kalıyor. aslında işte. aslını bilmediğimizden. ve bilemeyeceğimizden. her şey bir miktar da olsa. mümkün gözüküyor. öte yandan. aslını bildiğimizi sandığımızdan. bu olasılıkların tamamı. daha teşebbüs aşamasında. kendi kaderine terk ediliyor. 

bir süre işte. uzaklar dediysem. göreceli elbette. orası da uzak mı. ben nerelerde yaşadım denilebilecek seviyede. bir yerde yaşamaya karar vermeden önce. babamın evine ne sürede ulaşabileceğimi hesaplarım. belki de bundandır. asla ve asla yeterince uzaklaşamadım. hem bazı mevkilerden. hem de kendimden. keşke. dönüp dolaşıp da başladığımız yere dönmek diye bir şey hiç olmasa. sürekli ilerleyelim. dünya düz olsa. bittiği yerde. bıraksak. en azından. bir şeyi de neticelendirmiş olurduk. çok mu. az mı. ya da önemli mi. onu da bilemedim şimdi. 

belki de. uzak ile yakının arasındayım. yine de orada değilim. orası dediysem. bilmediğimden. yoksa neden bu kadar zamire muhtaç olayım. daha da genişletebilirsek. aslında. mesafeye dair bütün sıfatlar. zarflar. özünde zamir. belki de göreceliğinden aldığı kuvvetle. aniden zamire dönüşebiliyor. öte yandan. mesafede dediğin hissedilebilir olmalı. yoksa o da. diğer birçokları gibi. son derece anlamsız. hatta. yaklaştıkça uzaklaşmak diye bir şeyin varlığı. rahatsız edici olsa da. kaçınılamaz gibi de. insan. istediği şeye ya da yere. yahut kişiye yaklaştıkça. aslında. isteklerinden uzaklaşıyor. hareket etmenin içerisine gizli bu paradoksu yaşamanın ötesinde gidecek bir yerin olmayışı. ruhları uzayda sıkıştırmaya yetiyor. ne kadar da bunaltıcı. hareket etmek. zihinde derlenip. eyleme dökülse bile. bu böyle. 

8 Şubat 2019 Cuma

akşam

yine açık unutmuşum kapıyı. hafifçe iteledim. kedi gibi de beklemiş beni. açık unutmasana lan beni diyor içinden. evini ayırayım bırak da geri kalan dünyadan. takma bunları diyerek kapattım. bir ara istediğin kadar kapalı kalacaksın diye söz verdim hatta. yoksa küser. bilirim. nazlıdır kapım. neyse. daha da canımı sıkan bir şeyi fark etmem çok uzun sürmedi. açık dış ve balkon kapıları sayesinde ev havalanmış. yeterince sigara kokusu alamadım girdiğimde. kül tablasına yaklaşmak bile kar etmedi. hemen iki sigara yaktım tütsü niyetine. yüzüm gülmeye başladı. aniden. çantamı koymak için her zamankinden farklı bir yer aradım. bulamadım. evim küçük benim. gönlümüz geniş olsun o vakit. herkese ayırabileceğimiz farklı bir köşesi bulunan gönlü de kim neylesin. derken gülme miktarım azaldı. üçüncü bir sigara yaktım. çaresizliğin tütüne. kağıda. ateşe ve dumana bürünmüş haliydi adeta. karanlıkta. ne uğruna tükendiği belli olmayan üç sigara. ben. kim bilir kaç gün önceki konumuna dönmek durumunda kalan çantam. benden daha mutlu olduğuna emin olduğum kapım. öylece kaldık bir süre. ve sonra ışıklar yandı. dumanların varlığı anlam kazandı. keşke bu denli kolay olsa dedim. görünmek suretiyle anlam kazanmak. alelade bir ampul marifetiyle görünebilmek. ve tek bir hareketle. bunların hepsinin mümkün kılınabilmesi. 

üstümü çıkarmamaya karar verdim. yeteri kadar kirlenmedi sanki. modern zamanlarda nezakete yönelik beklentilerin samimiyetsizliği sardı etrafı. her yer makine gibi geldi. sesleri dinledim bir süre de. başka dinleyecek bir şey varmışçasına. seslerin dinlenildiğinden bahis açılması sürekli. daha da samimiyetsiz geldi. samimi bir şeyler aradım. bulamadım. yeteri kadar samimi değilim sanırım. 

buna bir ara devam edeyim diyorum içimden. ancak kendime bile.  ne kadar doğru söyleyebildiğim meçhul. insan. her halükarda aynı oranda yalan söylüyor. kendini kandırmak istemeyen kişi. kendisiyle az konuşmalı. başkalarını kandırmak istemeyen kişi. başkalarıyla. yalansız. dolansız. samimi bir hayat murat eden biri varsa. hiç konuşmamalı. herkesin aşırı konuştuğunu düşünürsek. herkesin ne kadar samimiyetsiz ve samimi olmakla ilgili son derece dertsiz olduğu apaçık. siyah işte. samimiyetsizliğin turnusolu olsa. her yer inanılmaz zifir. 

güzel şarkılar dinleyelim o vakit. kuşlar dans etsin göllerle. şenlensin ortalık. otoban kenarlarında çiçekler açsın. tabelalardaki fosfor miktarı artsın. kırmızı ışık süreleri azalsın. şehirler küçülsün mesela. iddialar azalsın. maden sularını açmak daha kolay olsun. bir kış gecesi. bir kompartmanda. uzunca bir yolda giderken mesela. hiç kimsenin üşümediğine emin olarak uyuyabilelim. sabah sabah yediğimiz simit boğazımızda düğümlenmesin. öğle yürüyüşlerimize akasyalar eşlik etsin. iğde kokuları da olsun hatta. 

ya da neyse. bir sigara daha yakalım. hem daha zararlı. hem daha ulaşılabilir. hem daha hissedilebilir. hem daha yakın. hem daha anlamsız. 




2 Şubat 2019 Cumartesi

zan

kalabalık olmayan zamanlarda sokağa çıkmaktan korkardım. sonra büyüdük. benimle birlikte on milyonlarca insanla birlikte. istediğimiz vakitlerde sokağa çıkabilir hale geldik. sonra çok sevdim. kalabalık olmayan zamanlarda sokağa çıkmayı. gecenin bir vakti. sabahın körü. kimsesiz karanlıkların kalabalıklaşmasını seyrettim. kimi zaman dahil de oldum. gün doğumları karşıladım. sakinliği günün telaşına uğurladım. daha az korkmaya başladım. çünkü korkuya yer kalmadı ruhumda. çok üzüldüm. çok sevindim. ve birtakım başka şeyler. bütün alanı kapladı. belki de tekrardan. kalabalık olmayan zamanlarda sokağa çıkmaktan korkmak istedim. başaramadım. 

dördü kırk geçe çıktım evden. doğuya doğru yürüdüm. yürüdüm. kendi imkanlarım ölçüsünde. güneşi daha erken görme isteğine engel olamadım. bazen karanlığa duyulan nefret. doğuya sürükler. daha da doğuya hatta. bütün ömür boyunca tek bir ışınlanma hakkı olsa. bir karanlıktan herhangi aydınlığa ulaşmak için feda etmeyi göze aldırabilecek kadar nefret. ve uzun süre sonra nefreti hissetmek. sevmemekte kalmalı her şey. en kötü ihtimalde. nefret dediğin karanlık. karanlığın yol açtığı nefret. hissetmemek. 

beş buçuğa doğru ortalığın yeterince aydınlandığına ikna oldum. en yakınımdaki kaldırım taşına oturdum. bir sigara sardım. aniden ışığa maruz kalan gözlerime dumanın şokunu da ekledim. bir miktar ağladım. en son ne zaman gözyaşları içerisinde bir günü karşıladım ki diyerek. bu durumu o kadar da umursamadım. kalktım yoluma devam ettim. 

beşi kırktan fazla geçerken. bir nehir kenarına medeniyetten sonra ulaştım. bir sandalyeye oturdum. bir sigara daha sardım. kibritimi çaktım. daha tütüne değmeden ateş. kalabalık olmayan zamanlarda sokağa çıkmaktan korktuğumu hatırladım. belli belirsiz gülümsedim. sigaramı yaktım. telefonumu aldım. nefret ettiğimi de o zaman anladım.

30 Ocak 2019 Çarşamba

kısmi

yirmi beşimdeyim. oysa on sekizimde kesmiştim parmaklarımı. daha yirmi ikimde yaktım ellerimi. geriye bileklerim kaldı bir miktar. kullanmak namına değil. görünsün diye. bilekleri var desinler. ama demezler. neden çünkü. olmayan ile ilgilenmeyi severler. parmaklarını kesmiş. elini yakmış derler de. bilekleri var demezler. on yıl oldu ruh dedikleri şey aklımdan vazgeçeli. on beşimdeydim. araları bozuldu. sonra biri ötekinden sıkıldı. ayrıldılar. birbirlerini çok kırmadan. son derece medeni bir bedene yakışanı yaptılar. dönüp arkasına bakan da olmadı. bir tarafta vazgeçmiş olmanın verdiği tütsülenmiş gurur. öte tarafta istenmemenin verebildiği her şey. ve her şeyin çok az şey olduğu gerçeği. tek bir defa olsun. bir araya gelmediler. sebebi bilinmeyen bir nefretin doğuşu. parmaklarıma sebep oldu. ellerimden etti. bileklerim kaldı. ama neden. 

gri bulutların yedi ceddinden öteyim. çok daha ötesinde olmakla alakalı değil. çok daha ötesinde olmaya çalışmakla alakalı bir nebze. gerçekleşmesi için uğraşmanın gerçekleşmesinden daha güzel olduğu şeyler işte. domates gibi. kırmızılığı ile alakalı değil. kızarmasını beklemekle alakalı. ekmek. sulamak. ve beklemek. her sabah baktığında biraz daha hayran olmakla alakalı. havanın açık olmamasının verdiği imkanlar ile alakalı. birçok şeyle alakalı aslında. belirsizliğinden gelen ilgili olabilme yetisi. ve tabii ki gri bulutların yedi ceddine söverim. bu tamamen yağmur ile alakalı. varlığı ile değil de. ya da yağması ile de değil. ıslatması ile alakalı. var olsun. yağsın. o toprak kokusu gelsin burnuma. biraz edebiyat gelsin aklıma. yağmura teşekkür edeyim. cesedime yağdığı için. parmaklarım yad edilsin. ellerimin mezarına su serpilsin. parmaklarımın bir mezarının bile olmaması. 

sonsuzluktan habersiz. bir duvara emanet edilmiş merdivenler peşindeyim. daha niyeti belli araçlara ulaşma hedefindeyim. daha ne dediği anlaşılır hedefler ile karşılaşma umudu içerisindeyim. kendi hedeflerimin dahi dilini çözememiş olmak. cehalet. bağışlanmış onca şeye karşı teşebbüs aşamasında kalmış en büyük ihanet. öte yandan henüz otuzdan beriyim. portakal çiçekleri koklayabilirim. zira otuz ikimde burnumla da yolları ayırmış olacağız. olduğu yerde duracak olsa da. bir iki sinir hücremden sıkılmaya başladım. hemen hepsi de birbirine son derece bağlantılı olduğundan. böyle bir yan etki beklemekteyim. yedi yılım olduğu için bir miktar mutlu. ve bir miktarın içerisinde de alabildiğine mutsuz. bazı duygulara saf haliyle sahip olmak mümkün değil. katıksız mutluluk olur mu. öfkeyle dolu olunur da. öfkeden başka bir şeye sahip olmamak. olmaz. muhakkak. biraz bir şeyler. nüfuz eder. iç içe geçmişliğin formüllerini düşünün. seslerin şiddeti ya da. duyamadığınız sesi yok saymak. kulağınıza geldiği halde. sırf üç kıçı kırık kemiği ki onların da kemik olduğu şaibeli. üç kıçı kırık kemiğimsiyi titretemediği için duyamadığınız sesler. sizinle. mutluluğun içindeki mutsuzluk gibi. deneyin. bir miktar kemik ekleyin. ellerinizi yakın. kokusuna bakın. parmaklarınızı kesin işte. kemiğin kendi sesine şahit olun. demirin hüküm sürüşü. muazzam.

yalan yok. uyanınca kaybetmekten çok. rüyamda görürsem diye korkuyorum. bütün korkuların sebebinin var olmak ile ilgili olduğunu düşünmeden edemiyorum. önce insanın var olması. sonra diğer insanların var olması. sonra bunların dünyanın suya yakın yerlerinde karşılaşmaları. tanışmalara. sevmeleri. kaybetmekten korkmaları. yalnızlıktan başka bir şey tatmamış iken daha. toplulukların var olması. bir anda yalnızlıktan korkmaya başlamaları. diğer varlıkları keşfetmeleri. keşfettikçe korkunun artması. içlerinden birinin ölmesi. bundan da korkmaları. iletişimin artması. ve bir miktar korku daha. bütün var oluş. korkusunu da içerisinde taşıyor. sadece ulaşabilene. belki de sadece korkmak isteyene. ya da korkma cesaretini gösterebilene. asıl mesele. korkmamakta değil. korkabilmekte.

28 Ocak 2019 Pazartesi

laf arası

çok canım sıkkın ve çok canım sıkkın olduğunda kafam çok bozuk oluyor. kafam çok bozuk olduğunda da ruhum daralıyor. ruhum daraldığında da yeni bir şeyler öğrenmek isterim ben. açtım biraz sosyolojik düşüncenin evreleri kitabımdan okudum işte. bunlar neticesinde. adamın biri bir kitap yazmış. sosyoloji ile alakalı ancak yine de en başa august comteyi koymamış. şaşırdım önce neden montesquieudan başladı diye ama kendine göre bir sebebi varmış yazar kardeşimizin. anlamsız tesadüflerden anlaşılır bir düzene geçişi simgeleyen sosyoloji biliminde iki ana akım vardır. sovyet akımı ve amerigan akımı. genel olarak sovyetler bilimlerinden çok toplumlarından hoşnuttur. ameriganlar ise toplumlarına göre bilimleri ile daha çok övünürler. buradan bu iki ana ayrımın ne üzerine temellendiği anlaşılabilir.

neyse işlerim var. kısaca montesquieu devleti üçe ayırmış. monarşi. cumhuriyet ve istibdat. cumhuriyetten kasıt devleti bir kişinin yönetmemesi. ancak bu halk olacak diye bir şart da yok. aristokrasiyi de cumhuriyetten sayar montesquieu abimiz. önemli olan tek bir kişinin olmaması. monarşi ise tek kişinin yönettiği devlettir ancak geçmişten gelen geleneksel bazı kurallar vardır. bu tek kişi bunlara uymak zorundadır. bu arada geçmişten gelen geleneksel tabiri azıcık anlatımı bozuk bir tabir oldu ama olsun. işte bu geleneksel ve uyulması gereken kurallar monarşi için olmaz ise olmazdır. belki teamül dersem daha akılda kalıcı olur. ancak tam da kapsayıcı olmaz. yine de olduğu kadarıyla idare edin. acelem var. son olarak da istibdat. bunda yine tek kişinin yönetimi vardır ancak bu defa geleneksel ve uyulması gereken kurallar yoktur. tam bir kafama göre olayıdır. 

ayrıca montesquieu demiş ki. cumhuriyette erdem, monarşide şeref, istibdatta ise korku vardır. ya da bunlardan temellenir. ancak buradaki erdem ve şeref oldukça öznel yargılardır. yine de siz iyi tarafından düşünmeye çalışın. cumhuriyetle yönetilen erdemli kişilik mi yoksa monarşiye tabii şerefli kişilik mi tartışmasını fakülte kantininde yaptığımız olmuştur. bence siz hiç denemeyin bir yere varılmıyor. işlerimi halledeyim az daha yazmak gibi bir niyetim var ama tam da emin olamıyorum. bu sebeple şimdilik hoşça kalın. bilimden ayrılmayın. 

bugün öğrendiğim bir şeyi daha aktarayım. sevdiceğim kelimesi sevdiğim ve seveceğim kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş. şöyle bir diliniz var işte. lütfen biraz sahip çıkın. inanın koruyup kollayıcı olmak sandığınız kadar zor ve sıkıcı değil. birbirinizi sevin. ruhlarınızı sevgi kurtaracak. geleceği de ruhlar.

27 Ocak 2019 Pazar

nedir yani

eğmesene lan başını diye bağırdı. kükredi hatta. ve hatta duyabilecek kulakların tamamı duydu bunu. çevredeki insanların iki katı kadar kulak işitti olanları. aynı sayıda gözün şahit olamadığı bir bağrışma yankılandı sokaklarda. eğmeyeceksin olum bu başını diye yineledi. aynı şeyi elli kere söyletme işte. dik dursana be adam. önce burnunu sildi. akabinde kafasını kaldırmasını bekledi herkes. kulaklar sana ne be adamı bekledi. sana ne oluyor sanki. istediğim şekilde devam ederim hayatıma. bunlar da beklendi. zihinlerde oluştu birkaç cümle. ancak her zaman olduğu gibi beklenen olmadı. iyice sildi burnunu. sadece içini de değil ayrıca. başın konumundan olsa gerek. burnunun ucuna gelen bir iki damlayı da çaktırmadan yok etti. aklınca. hıçkırıklarını biraz daha bastırma umuduyla derinden bir iç çekti. kafasını kaldırmadan. gözlerini dikti. ne dediği anlaşılmayan bakışlardan değildi ki bunlar. çaresizliğin bütün mevcudiyetini barındırıyordu içerisinde. hem anlık hem de sonsuz bir bakış atmıştı. belki kasten. belki de haberi bile yokken. sonra bir şeyler söylemeye çalıştı. ufak cızırtılar çıkabildi yalnızca ağzından. ve şu kelime işitildi. olayın akışına kapılan herkes tarafından. su. su verir misiniz bana. bir yudum çok değil. su lütfen. hanımefendinin biri alelacele bir şişe çıkardı çantasından. şunu uzatın yavrum çocukcağıza yazık diyerek sundu. suyunu. üzüntü ile acı sınırında. kahrolma hizasında. ve çaresizliğe çare olamama utancında bir şeyler hissederek. suyu uzattı. hanımefendiden şişeyi alarak. bu arada kapağını açma jestini gerçekleştirmeyi ihmal etmedi. gözlerini kısarak tam da tarifi yapılamayacak bir mimiğe bürünmüştü suratı. su mu yani. bunu mu yapabiliyoruz sadece. kim eğer ki ulan bir başı diye isyan ediyordu. ve bu isyan kendince olmasa da içindendi. herkesin ortak isyanını kendi içine hapseden biriydi işte. şişe gitti. görevi de bitti. ahlakın son zerreleri de demlendi. açık oluyordu şu sıralar. demini alamayan bir ahlak düşünün. suyunu kaynatmadan demlenen bir ahlak. nihayetinde şişe ulaştı. ve bu süre zarfı içerisinde. burnu çoktan tekrar aktı. bir elinde peçetesi diğerinde su şişesi. başı eğik bir çocuk. kalabalık diye tabir edilen çokluğun arasında kalakaldı. neden varsınız. neden çoksunuz. ve neden kendinize kalabalık diyorsunuz. sayın hiçbir şey yapmadan izleyen insanlar. böyle bir anons gelir mi diye bekledi kulaklar. gözler hoparlör aradı. beyin tepki vermek için şu saatten sonra yönlendirilmeye muhtaçtı. iki yudum içti suyundan. ne sesten haber vardı ne de belediyenin hoparlöre harcayacak parası. bir süre bekledi. kalabalık bir de gürültü eklemişti bünyesine. herkes birbirine ne olduğunu soruyordu. bir çocuğun başını bükebilecek ne olabilir lan bu dünyada. nedir derdiniz. bir bitmediniz. bir yudum daha aldı suyundan. daha az telaşlı bir yudum. daha çok susuzluğu gideren bir yudumdu. başını kaldırmadan şişeyi aldığı yöne doğru uzattı. ucuna bir teşekkür. içine de bir iki damla göz yaşı iliştirdi. son ve daha derin bir nefes alarak kaldırdı başını. işte tam da o anda. yine ilk ses duyuldu. eğmesene olum başını. dik duracaksın bu hayatta. söyle bakalım derdini. sadece şu cümle çıktı ağızdan. gözler şahit oldu. kulaklar işitti. aniden hoparlörler belirdi etrafta. bütün şehirde yankılandı. amca. dik durursam sığmam diye korkuyorum. bu dünyaya. akıllar durdu o anda. vicdan devreye girdi. kanlar çekildi. suratların benzi attı. eller titredi hafiften. gözler doldu ister istemez. kimi alıp başını gitti oradan. yeterince çekici bulmadı söylenenleri. daha aktif bir şeyler bekliyorlardı belki. daha agresif. daha az naif. daha şiddet meyilli. ve bu gerçekten hayret verici ama daha eğlenceli şeyler bekliyor olmalıydılar. kendi saçmasapanlıklarından bir haber.  işine gücüne devam etti bir kısım insanlar. daha duyarlı olanlar üç beş dakika daha bekledi. daha da duyarlı gözükmek isteyenler birkaç dakika daha ekledi. sonunda yine yalnız kaldı. eğdi başını. gerçekten merak edilmeyen soruları neden sorar ki insanlar. neden aniden kalabalık olurlar. gerçekten ilgilenmedikleri herhangi bir şey için. görünmek bu denli mi önemli. şahit olmak bu derece mi mühim. kalabalıklar nasıl bu kadar sessiz. ve bir çocuğun başı nasıl bu kadar eğik olabilir ulan. kaldır başını. yoksa ben kaldırmasını bilirim. kalem elimde. bilgisayar gördün mü bilmiyorum ama klavye denilen şey de parmaklarıma amade. ya kendin kaldırırsın o başı. ya da ben yarın tekrar ziyaret ederim bu sayfayı. şunu da unutma. ben kalabalığa benzemem. yanından hiç ayrılmam. sen gitmek istesen bile alıkoyarım. hürriyetini tahdit ederim gerekirse. hadi. gel benimle.