19 Mayıs 2017 Cuma

loop

laciverde dair şiirler yazdım bir süre
ve bir süre bekledim kabullenmesini
laciverdin, şiiri
iki demet uçurum devşirdim
iki tutam mahsuna muhatap eyledim
nasıl olduysa oldu
mütevazı hayallerimiz
mütevazi olmaktan öteye geçemedi
sonsuz bir düzlemde dahi kesişmedi
lacivert ve şiir
bir araya gelemedi


her cumartesi, pazardan eve döndüğümde
bir kısım ihtiyaçları dolaba yerleştirmek gibi bir şeydi
unuttuğun her bir parçanın aczini, hafta boyunca yaşama zarureti


yarın bir düzen tahsis edeceğiz daha
ve yarın bir nehrin yatağını sulayacağız
rasyonel cümleler kuracağız daha
ortak paydaları maalesef olan
radikal keşkeler katık edeceğiz hayatımıza
ve yarın pişmanlığın gölgesi düşecek ufuklara


bir gencin ilk gençlik hayalleri ile şehre ayak basışı
cebinde kalan son parayla aldığı sigarayı içişi
ele verecek
bir adamın kilometrelerce uzak bir şehirdeki
kalp kırıklığını 
sessizce ağlayışını


ve yarın yine unutayazacağız
tam unutacağız
yine yazacağız
yine yazacağız.


14 Mayıs 2017 Pazar

odd

zaman acımasız bir kabuk. yorgandan daha sıkı saran. alçıdan daha fazla kaşındıran. bir şekilde ve her nasılsa rahatsız edici bütün her şeye bir miktar daha rahatsızlık ekleyen. boyutsuzluğundan aldığı cüreti bozdurmadan harcayan. tomar tomar tümlüktür yekünü. sahiden bu saatler ne işe yarar. akrep dediğin yelkovanı kovalıyor hadi. şu saniyenin ne ola ki derdi. döner durur kendince. 

sokak ortasındaki bir kaşıktan yansıyan ışıktan daha mı doyurucu dersiniz. karşılaştırmaların çelimsizliğine karşı savaş açan deniz fenerleri. metaforik çığırlar açmış kaldırımların dipsiz ayak altlığı. ve daha da ayak altına alınan. kaldırım ile ayakkabı arasına sıkışmış toz zerreleri. örgü paspasların arasına gizlenmiş. dünyanın kendinden haberdar olmasını bekleyen bir miktar eve ilk giriş adımından geriye kalan. aklınıza gelen ilk kelime ile sonu olmayan cümlelerin bitmesini bekleyen noktalar. bir tabak pilavdan arta kalan son pirinç tanesi. güze rağmen hayata tutunan çam iğnesi. kışın da sürdürmez mi serüvenini. 

sonsuz soruları kaynatarak içilen çorbaların eksik kalan tuzu. bir kayanın gölgesine çadır kurmuş yabani otlar. ve gözümüzün görme yetisini aşan bir iki önemsenmeyen ayrıntıyla birlikte. neresinden bakıyoruz hayata. hangi tarafından daha yakınız var olanı anlamaya. trafolardan süzülen elektrik daha mı azdır akan sudan. bir cevap beklenmeden sorulan sorulardan daha mı heybetli bir fırıncının küreği. ekmek ve su. ve bir takım doğa olayları. 

öyle kolay değil şu anlama işi. tümden gelerek ya da tüme varmaya gayret ederek. yalpalayan. delik paletli dalgıç edasıyla şnorkel taşıma sevdalarına kapılıyoruz. sadece bu. dalmak için dalıyoruz diyebilirim size. iş olsunluğu hayati hale getirerek kendi hayatta kalışımız ile iş olsunluğu birbirine bağlıyoruz. bu bağlar kovalent olabilirdi. yani eskiden mümkündü. artık o kadar sağlam. sıkı ve kaliteli bağlar bulmak mümkün değil. sosyal içici seviyesinde bağlar kurabiliyoruz. ya da kurduğumuz eften büften boklara bağ diyoruz. ilişki de bu şekilde. tabii ki bir nebze. 

dedemle paylaşmak isterdim gençliğimi. doksanlar olsaydı benim olgunluk çağım. eminim daha bilmem ne olurdum. ve bunların tamamı olumlu. size olumsuz gelebilir. olumun göreceliliğini de anlatmak gerekmesin. onu da siz ayırt edin. lütfen. bir şeyler yapın. insan, türü gereği. parazit olmaya uygun değil. hem çok kalabalık. hem topluluklar halinde yaşıyor. hem de dünyaya yayılmış.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

restless

ağlamayalı uzun zaman olmuş. öyle göz yaşı ile olanından sanmayın. ki ağlamak göz yaşıyla gerçekleştirilebilecek bir eylem de değil. yani difüzyon ama bir osmoz değil. içinde tuttuğun her ne varsa başka bir tarafa kayıyor. ve bütün bunlar enerji harcamadan gerçekleşiyor. mesele tamamen yoğunluk meselesi. mesele ki içinde anlam bulan şeyin dış dünyada anlamsızlaşması. sen daha fazla yoğunlaşmıyorsun. dışarı seyreliyor. ya da tuzlu suya alışmış hücrelerini tatlı suya atıyorlar. dehidrasyondan ölüyorsun. ağlamak bir miktar ölmek demek. ölüme en yakın faaliyet. ve ağlamaya elverişli bünyeler. ölümü göze alabilenler. öte yandan en büyük fedakarlık belki de. ağlamak. kendince besleyip büyüttüğün ne varsa paylaşıyorsun. sırf dengede kalmak uğruna. yoksa dengesiz derler. ve yoksa dibe batarsın. askıda kalmak için yapılan en anlamsız eylem. ağlamak. zorunlu paylaşımların en ölümcülü. ve en basiretsiz tecrübe.


gerisini anlatmak beni biraz aşan bir şey sanırım. çünkü devam edemiyorum. normal şartlar altında kendiliğinden akması gerekirdi yazının. olmadı bu defa. söyleyeceklerim bitti ağlamakla ilgili. bu kadarcık olmadığına eminim. ağlamakla ilgili söylenecek şeylerin. belki de ağlarken yazmak zordur. ve belki de ağlarken ağlamayı yazmak zordur. yaşarken yaşamayı. severken sevmeyi. ve düşerken de düşmeyi yazmanın zorluğundan biraz daha fazla zor. ölürken ölmek yazılır mı. ölürken ölünür. başka bir şeyin telaşına düşülmez. ölmenin kargaşası ayrıdır. bunun ayrımına ancak ağlayabilen varır.



belirli bir iddiadan öteye gidemeyen bir şey söyleyin. ben de ağlamak diyeyim. hiçbir zaman tam olarak kanıtlanamayacak. ve belki de ispat için canlı olmama hali aranacak. ya ağladığını iddia etmemeli insan. ya da yaşadığını. ikisi bir arada pek mümkün gözükmüyor bana. ki bir aradalığı günübirlik yolculuklarıma katık edebilir. hatta kulaktan dolma bilgiden yeğ tutabilirim. ağlamakla ilgili yazmaya çalışmaya devam edebilirim. yüksek olasılıktan yoğun isteğe doğru uzanan.

   

idiopathic

araç seslerinin arasına sıkışmış zihnini birkaç dakikalığına da olsa kurtarmaya çalıştı. bu pek mümkün gözükmese ya da işi mümkün kılacak olasılık çok küçük olsa bile denedi. böylesine bir şehirde denemekten ötesi yoktu belki de. ki denemekten berisi de yoktu. motor seslerinin esir aldığı tam bir deneme şehriydi burası. düşüneyazabiliyordu ancak. düşüneyazmayı deneyeyazmak da denilebilir. bir iki piston darbesi arasına sıkışmış hayatların hüküm sürdüğü. simsiyah kedilerle çevrili ve kornaların mızıka bellendiği amansız çöllerin ortasında kalmış sıcacık bir şehir. ısının sevimsizliği her ne kadar kendini belli etse de üşümeye yeğlenecek bir durumdan şikayetçi olmak pek yakışık almayacak. rüzgarın hakimiyeti dahi hissedilemiyor. aslında var. yok sayılamayacak derecede rüzgar dolu ciğerleri. şehrin göbeği. ucu ya da bucağı. rüzgarlı. fakat hakimiyet başka varlıklara terk edilmiş. yansıma seslerin yerini yapaylık ele geçirmiş. doğal olan ne var ise toza dumana karışmış. binalar çok uzun. gölgeler inanılmaz buruk. ağaçlar küsmüş sanki diyara. göç eden kuşlar mola vermez olmuş. simsiyah kedilere terk edilmiş şehir. gecenin kasveti gündüzün de sevinci bir tutam azalmış. hatta elle tutulur tarafı kalmamış. bunlar iyimser bir bakışla görülebilecek şeyler daha. ve dahası. ve bir miktar katrana bulanmış hüzünlü tarafı. insanların şehirden. canlıların doğadan. beklentisi kalmamış. ara sokaklara doğru sürükler isen bedenini karşına çıkacak tek gerçeklik. yokluk. terk edilmişliğin kekremsi kokusunu yayarak merhaba diyen bir hiçlik. ne işin var. yolun nasıl oldu da buraya düştü. kim ekler ki rotasına bu anlamsızlığı diyen merak dolu taş duvarlar. 


insanlar gruplar halinde hareket ediyor. ya da hareket eden her ne var ise bir grup olarak gözüküyor. halüsinasyon kararsızlığında salınan bir miktar canlı. eylemsizlikle dalga geçer şekilde dinamik hesapları yaptırıyor. ister istemez. hiç oralı değilken. aklından bile geçmiyorken. ve üç beş ilgisizlik zarfıyla beraber. kendini zemberek titizliğinde bir hesabın ortasında buluyorsun. ki tam ortasında da değil. bir uçtan başlıyorsun. hendese telaşında allak bulak bir zihinle. kendince kurtuluş yahut çözüm yolu olarak gördüğün gökyüzüne sığınıyorsun. işin içinden çıkamadığın her durumda ve zarflar zaman olmaktan çıktığında gökyüzü hem mavi hem de son derece özgür bir sığınak. burada iki şey kocaman gözlerini ayırarak bakar size. birincisi bir şeye başladığın anda o şeyin ortasında kalırsın. ikincisi sığınakların bir ruhu, sığınmanın da bir adabı olmalı. bunun teke tamamlanmış bir şey olmadığını görmeyen de buraya kadar boş yere okumuş. 



bundan sonrası basit. kestirme. düz. ve sonsuz. gökyüzüne geldik bile. ister istirahat edin. ister kendinizi atın gitsin bu yazılanlardan. orası size her şeyi sunacaktır. benim anlatabileceğim. onu da geçtim hayal edebileceğim her şeye. gözyüzü çoktan sahip. hem de müteselsil. dünyadaki canlıların tamamına. ve bu canlılık başladığı andan tut da bu kelimeleri yazmaya başladığım vakit alınan nefesler de dahil olmak üzere. gökyüzü ortaktır. hem de yarı yarıya. bütün hayaller. fikirler. düşler. rüyalar. yazılmış. çizilmiş artık her ne varsa. yarısı onun. yarısı bizim. sizin. onların.