25 Ocak 2017 Çarşamba

casual

Evet dostlar öncelikle şunu belirtmeliyim ki özlemişim. Tahminimin ötesinde bir şiddetle özlemişim. Ancak tuşlara elimin değdiği anda hissedebildiğim bir çeşit özlem bu. Daha öncesinde farkında değildim. Nasıl olabilirdim ki zaten. Bir duyguyu tekrar yaşamadan ne kadar özlendiğini nasıl bilebilir insan. Nasıl olur da iki tarafın bulunmadığı bir durumda karşılaştırma yapabilir. İşte şimdi. Tekrardan dokunabildim tuşlara. Nihayet. İçimden bir şeyler tekrar yazmak zamanı geldiğini söyledi bana.
Şimdi burada. Şehrin kuzeyinde bir kenar mahallede. Paramın giderek azaldığı şu günlerde. bundan da beteri olamaz diyebileceğim bir odadayım. Üç katlı bir evin çatı katında. Odam. Küçük ve köhne olanından. Sen de olmasan ne yapardım ben bu yağmurun terk etmediği şehirde. Yatağım ve masam dışında bir de sandalye sığdırmışlar buraya. Ortada bir yerlerde oda ile pek de ilişkisi olmayan bir halı boylu boyunca serilmiş. Uçları yer yer yanmış. Kenarlarında yırtıklar var. Ayakkabının sadece uyumak için çıkarıldığı bir ortamda varlığını sorgular şekilde duruyor öylece. Şu an üzerinde bulunduğum sandalye ile yatağın arasını kapatacak şekilde konumlandırılmış. Neyse biz önümüze bakalım. Masayı pencerenin önüne koymuşlar ki güneş ışığından faydalanarak bir şeyler karalayalım. Ama nafile. Dün birkaç saat boyunca cebimde kalan bozukluklardan bir tanesi ile camdaki kiri kazımaya çalıştım. Şimdi ancak güneş biraz sızabiliyor içeriye. Sanırım bir haftaya kalmaz yeterince ışık girecek kadar temizlemiş olurum. Yağmur yağmadığında açarım belki de kim bilir. Tabii öyle bir gün olursa bu şehirde. Dedemden kalma çakım ile masanın köşesini kazıyarak bir küllük yaptım kendime. Sekiz on izmarit ile dolsa da şu an için bulabildiğim en iyi imkân bu. Küllüğü de yaptıktan sonra masada ancak daktilomu koyacak kadar yer kalıyor. Biraz zorlarsam bir bardak da sığdırabilirim belki ancak şu sıralar kahve bile lüks benim adıma. Zaten dökülmesin diye dikkat etmek zorunda kalacağımdan ne yazdıklarıma odaklanabilirim ne de kahvenin tadını alabilirim. Kahve demişken uyanalı dört saat oldu ve ağzıma bir lokma bile koymadım daha. Sigara içmek bazen beslenmeye olan ihtiyacı unutturuyor. Pencere kenarında kalmış bir parça ekmeğe de takılmaya  başladı gözlerim. Bir an önce odadan çıkıp bir şeyler yemem lazım galiba. Özlemimi giderecek kadar yazamadım henüz ama önceliklerimiz var işte. İhtiyaçlar sıralaması dostlarım. Üzgünüm. Ne zaman döneceğimi bilmemekle beraber gidiyorum.

Geldim tekrar. Ne yedin diye merak edenleriniz olacaktır elbet. Sahi ne kadar da meraklıyız. Bize ne sanki olanlardan. Bilmesek ne kaybımız olur. Kimin ne yaptığından. Madem meraklıyız bu kadar. Kimin ne hissettiğine neden duyarsız kalabiliyoruz bu denli. Hiç çekinme. Dürüst ol işte. Hiçe saydığın duyguları sırala şimdi. Sahi nasıl sıralayabilirsin ki. Hiçe sayılan şeylerin listesi tutulmaz. Geçmişe bakıp da unutamadığım birini gördüğümde. Hiçe saymış olmayı dilerim. Hava karardı iyice buralarda. Işığım yetersiz. Pek seçemiyorum detayları artık. Ve odam böyle daha güzel. Ayrıntılar her zaman can sıkıcı aslında. Birisini ne kadar ayrıntılı seversen işte o kadar da detaylı hatırlarsın. Bunu unutma. Yüzeysel yaşa her şeyi. Ya da sonu olan her şeyi diyelim. Sonsuz bir şey bulursan da haber ver beraber yaşayalım. En azından bir parça da ben tadayım sonsuzluktan. Geçici olanlar daha fazla seviliyor deme şimdi. Sonsuzluğu tadan birini getirin bana. Anlatsın da görelim.

Tamam ne yediğimden bahsediyorum şimdi. Daha da fazla merak ettiniz değil mi. Genelde de böyle olur zaten. Kafana takılan bir şey, öğrenemediğin süre ile doğru orantılı olarak büyür gözünde.   Bir tost için sizi bu kadar bekletmek istemezdim ama sade bir tost yedim dostlar. İki bardak da Belçika birası içtim. Son elliğimi bozdurdum bunları tadabilmek adına. Ama bunlardan daha önemli bir şeyden bahsedeceğim sizlere. Evden çıktığımda hangi yöne gideceğimi düşündüm bir süre. bu iç karartıcı şehrin sokakları birbirinin aynı. Uzaktan gördüğüm bir siluete doğru yürümeyi tercih ettim. Uzaktan bile mutsuz gözüken bir gölgeydi sadece. Gölgelerin de ruhları var dostlar. Olmalı yani. Birbirinden ayırt edilebilmeli. Ben insanların önce gölgelerine bakmayı tercih ederim. Gölgeler saklayamaz. Gerçektir gölgeler. Bunları düşünerek yaklaştım. Otuzlarında gözüken bir hanımefendi çıktı karşıma. Yaklaştıkça daha da fazla hüzün kapladı gölgesini. Yüzünü görebiliyordum artık. Fazla iddialı bir makyajı vardı. Elmacık kemiklerini bütünüyle ortaya çıkarmaya çalışmış ama pek de başarılı olamamıştı. Dudağını bordo bir ruj kullanarak kalınlaştırmayı da başarmıştı. Çekici olmak ister gibi bir hali vardı. Ama gözlerinde açık bir hissizlik hâkimdi. Boş bakıyordu. Sadece ileriye doğru. Bir beklentisi olmadan bakmak gibi bir şeydi. Beni fark edene kadar izledim bu hissizliği. Nadir rastlanır bana göre. Hiçbir şey barındırmayan bir bakışa. Beni görür görmez toparlandı. Gülümsemeye başladı hemen. Gözlerine bakıyordum sadece. Bakışlarına bir şeyler katmak için uğraşıyordu. Şehvet belki de bilmiyorum. Onu arzulamamı ister gibi bakmaya gayret ediyordu. Ama içten olmayan bir bakışı anlayacak kadar göz göze geldim ben insanlarla. İçinden gelmeyen. İş  olsun diye bir bakıştı bu. Hiç âdetim olmamasına rağmen selam verdim. Sıcakkanlı bir şekilde karşılık verdi. Öyle pek fazla düşünmeden. Refleks olmuştu belki de güleç bir tavırla insanların selamına karşılık vermek. Nasıl olduğunu sorduğumda buna biraz şaşırmışa benziyordu. Ama yine hızlıca iyiyim diyerek geçiştirmek istedi. Bense ısrar ettim. Gerçekten nasılsın.  Merak ediyorum doğrusu. Nasılsın sorusuna verilebilecek onlarca cevap varken. Neden insanlar sadece iyiyim diyerek karşılık vermeyi seçer. Ne demek istiyorsun tam olarak. Anlatmak istediğim şu. Nasılsın diye sormak samimiyetsiz mi geliyor sana. Neden gerçekten nasıl olduğunu söylemiyorsun. Gerçekten iyi olmadığımı nereden çıkarıyorsun şimdi. Gölgenden. Gölgemden mi. Bir gölgeden nasıl anlayabilirsin ki bunu. Söylüyorum işte iyiyim. Daha fazlasına neden gerek duyuyorsun.  Önemsiyorum. Beni mi. Hayır. Seni önemsemiyorum. Nasılsın sorusuna verilen cevaplar ile ilgileniyorum daha çok. Öyleyse git başkasına sor. Beni diğerlerinden ayıran ne var. Seninle karşılaştım işte burada. Bu rastlantı ayırıyor seni diğer insanlardan. Şimdi bu beni farklı mı yapıyor. Evet farklı yapıyor ama önemli olduğun anlamı da çıkmıyor bundan. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum. Sadece nasıl olduğunu öğrenmek istiyorum. İstemezsen cevap vermek zorunda değilsin ama iyi olmadığını da görebiliyorum. Tabii gölgemden değil mi. Evet. Gölgeler yalan söylemez. Bunu daha önce kimse söylemedi mi sana. Hayır daha önce hiç kimseyle gölgeler hakkında konuşmadım ben. Gölge işte. Bu kadar üzerine düşünülecek bir tarafı yok. Aslında bir noktaya kadar hak veriyorum sana. Gölgeye sıra gelene kadar düşünülecek çok şey var. Aç mısın bu arada. Sanırım bir şeyler yiyebilirim. Ben de bir şeyler yemek için çıkmıştım evden. Yeniyim buralarda. Bildiğin güzel bir yer var mı bir şeyler yemek için. Bildiğim bir yer var ama güzel olduğunu söyleyemem. İstersen gidebiliriz birlikte. Tabii neden olmasın. Ama acele edelim çok açım. Tamam yakın zaten gideceğimiz yer. Acele etme bu kadar yak bir sigara ve adımlayalım.


Yavaşça yürümeye başladık sonra. Rüzgarın kendine has sesini dinledim yol boyunca. Gerçekten de güzel gözükmeyen bir yere geldik sonunda. İçeri girerken hafifçe bana bakıp gülümsüyordu.  Neden gülümsüyorsun. Buraya daha önce kimseyle gelmedim ben. Neden gelmedin ki. Daha önce hiç kimse gerçekten nasıl olduğumu merak etmedi. Sana öyle gelmiş olmasın. İnsanlar çok meraklıdır aslında. Hayır ciddiyim. İyi olduğumu duymak ile yetindi tamamı. Ama insanların meraklı oldukları konusuna katılıyorum. Katıldığımız ne çok nokta var aslında. Peki hep katılmakla yetinir misin. Boş ver şimdi bunları da ne yemek istediğine karar ver. Boş veremem ki ben. Nasıl yani. Önemsiyorum işte. Neyi önemsiyorsun. Nedenleri. Ne kazandıracak sana bu nedenler. Belirli bir kazanç elde etme amacı gütmüyorum. Ne iş yaparsın sen. Ne önemi var ki şimdi bunun. Önemli mi olması gerekir. Gereklilikler fazla göreceli değil mi. Soru sormadan duramaz mısın sen. Sorular sorarak ilerliyorum sadece. Tamam öyle olsun. Hadi karar ver ne yiyeceksen. Sen ne yiyeceksin. Tost. Tamam. Ben de aynısından istiyorum.


Siparişlerimiz gelene kadar mekâna baktım sakince. Pek kendimi zorlamadım ayrıntıları yakalamak için ki zaten ben fark edemem ayrıntıları. Onlar gelir benim gözüme takılır. Bir yerlerden çıkar gelirler. Göze çarpan şeyler ile de pek ilgilenmem zaten. Sıradan olmalı. Kıymetli şeyler. İnsanın gelip de gözüne sokulan her ne varsa. Orada bir güvensizlik vardır. Sanki onu gözüne sokmazlarsa hiç fark edilemeyecekmiş gibi. Sanki dışarıdan bir yardım almadan var olamayacakmış gibi. İşte bunun için sıradan şeyler daha çok güven verir bana. Mekân da tam da böyleydi işte. İçeride göze çarpan ya da dikkat çekici tek bir şey bile yoktu ama güven veriyordu bana. İyi hissediyordum kendimi girdiğim andan beri. Daha da önemlisi rahat hissediyordum. Ait hissediyordum. Sıradan insanların geldiği. Sıradan bir mekân işte. Masalar. Sandalyeler. Işıklar filan vardı. Gözünü kapattığında aklına ilk gelen mekandan pek de bir farkı yoktu. Tam bunları kafamdan geçirirken birden koluma dokunması ile irkildim. Sana sesleniyorum neden cevap vermiyorsun. Kusura bakma bende biraz odaklanma problemi var da. Nasıl yani. Yani düşünürken fazla odaklanıyorum. Duyamıyorum başka bir şey. İki işi aynı anda yapamaz mısın sen. Hayır yapamam. Sen yapabilir misin. İşine göre değişir aslında. Neyse. Nasıl buldun mekanı sen onu söyle. Daha önce gelmiş gibiyim buraya.


Çoğu yer birbirinin aynı gelir bana. Daha önce gitmediğim her yer aynıdır aslında.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder